attila ilhan

"Gerçek sizsiniz"

Wednesday, October 12, 2005

AYSEL GİT BAŞIMDAN

aysel git başımdan ben sana göre değilim
olümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan seni seviyorum


Atilla İLHAN

AYRILIK SEVDAYA DAHİL

açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

Attila İLHAN

Attila İLHAN:Darbeler Atatürk'ü istismar etti.


"1960 ve 1980 darbeleri bir Atatürkçülük istismarıdır. Gazi ısrarla ordunun siyaset dışında kalmasını istiyor. Komünist düşünce için Tevfik Rüştü Bey'i Rusya'ya gönderiyor. Yani Mustafa Kemal Paşa solcudur. Bunda şaşılacak bir durum yok"
Atatürk... Ölümünün üzerinden 65 yıl geçmesine rağmen fikirleri, yaptıkları ve vizyonu anlaşılmaya çalışılıyor. Her fikir sahibi gibi onun da muhalifleri var. Sevgi ile nefret kavramları arasındaki Atatürk'ün istismar edildiği ise öteden beri konuşuluyor. Ancak Türkiye'deki sosyal ve siyasi şartların, Atatürk üzerine değerlendirmelerin sağlıklı yapılmasını zorlaştırdığı da bir gerçek. Atatürk'ün doğru ve yanlışlarıyla tartışmaya açılmasını düşünenlerin sayısı az değil. Bu görüşü savunan isimlerden birisi de şair Attilâ İlhan. İlhan'a göre, yeni bir Atatürk değerlendirmesine acilen ihtiyaç var.
Atatürkçülük, Kemalizm, yüceltmeler, Koruma Kanunu gibi konuları, Atatürk üzerine yıllardır araştırma yapan Attilâ İlhan ile görüştük. Sonuç, Atatürk hâlâ net olarak bilinmiyor.


Uzun yıllardır Atatürk konusunda çalışma yapıyorsunuz. Bu zamana kadar farklı bir bilgi ile karşılaştınız mı?
Farklı tespitlerim oldu. Son iki seçimdir halkın bazı partileri tasfiye etmesi, bu partilerin dış politikadaki başarısızlıklarından kaynaklanıyor. Milli bir politika yerine Batı'nın istekleri yerine getiriliyor. Bu durum Mustafa Kemal Paşa'da farklıdır. Gazi, Batı ile savaşmıştır; Batıcı değildir. Marksizm ile Atatürkçülük birbirine zıttır fakat Paşa, Marksizme karşı değildir. O zamanlar Bolşevizm vardı ve itibar görüyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kurulan ilk iki parti de komünisttir; Türkiye Komünist Fırkası ve Halk İştirak Fırkası. Bunlardan bir tanesinin üyesi de Mustafa Kemal'dir. Komünist düşünce için Tevfik Rüştü Bey'i Rusya'ya gönderiyor. Yani Mustafa Kemal Paşa solcudur. Bunda şaşılacak bir durum yok. Falih Rıfkı Atay, 21 Mart 1931'de Cumhuriyet gazetesinde bu durumu yazıyor; 'Cumhuriyet Halk Fırkası sol bir devrim fırkasıdır. Solun unsurlarını sol dışında bırakarak kendini taşlaşmak tehlikesine atamaz' diyor. Bütün bunlar Atatürk'ün tam bir solcu olduğunu ortaya çıkarıyor.

Atatürk'ün solculuğu dış politika ile mi sınırlıydı?
Hayır. Mustafa Kemal Paşa bir Fransız devrimcisidir. Sovyet devrimcisi değildir. Demokrasiyi gerçekleştirmek istiyordu. Fransız devrimi olduğu zaman dünyada emperyalizm diye bir şey yoktu. Fakat Kemalizm hareketi başladığında dünyada emperyalizm vardı. Emperyalizme karşı savaş verdiğin zaman doğal olarak ulusal bir boyuta geliyorsun. Ancak buradaki mücadele daha çok kendini korumak içindi. Bunun için de Gazi, kuzey cenahı Ruslara veriyor, sırtını İran'a dayıyor. Sadabad Paktı'nı kuruyor; içinde Irak, İran, Afganistan var. Bir de kuzey meselesini Balkan Paktı ile çözmeye çalışıyor. Yani Osmanlı'ya bağlı kavimlerle yeniden bir birlik oluşturuyor. Suriyeliler gelip 'Bizi kurtarın' diyor ancak Gazi, 'Bizim gücümüz sadece kendimize yeter. Siz kendinizi koruyunuz. Sonra federasyon veya konfederasyon düşünebiliriz' diyor.

Ama Osmanlı'nın birleştiricilik vizyonu din birliğine dayanıyordu.
Gazi'nin İslamiyete karşı bir tavrı yoktur. Suriye için 'Bizim istediğimiz tam bağımsız bir Müslüman Suriye Cumhuriyeti'dir' diyor. Ancak kendisi laiktir. Çünkü Fransızlar o tarihlerde Lübnan'ı yarı Hıristiyan hale getirmişlerdi. Suriye için de böyle bir çaba vardı. İran, Irak için de aynı durum geçerliydi. Bir konfederasyon ortaya çıkacak, lakin İslamiyet üzerine oturan laik bir devlet anlayışı olacaktı. Başındaki güç ise Türkiye. Mustafa Kemal Paşa başından beri kurtuluşu Doğuda aradı. Batıyı hiç düşünmedi.

İslamiyet üzerine oturtulmuş bir laiklik anlayışı diyorsunuz. Laikliğin anayasaya alınmasıyla böyle bir ihtimal ortadan kalkmıyor mu?

Bir çelişki var. Ancak insanlar bilmedikleri için yanlış yorumluyor ve öyle tavır alıyorlar. Mustafa Kemal'in laiklik hareketinde İslamiyet'e direkt olarak bir taarruz yoktur, olamaz da. Laiklik Türkiye'nin anayasasına 1937'de girmiştir. Bu tarihe kadar parti tüzüğünde tutuluyordu. Gazi'nin ölümünden bir sene önce anayasaya sokuldu. Ve bunu da İsmet Paşa takımı ayarlamıştır. İsmet İnönü'nün uyguladığı program daha sonra Atatürkçülük olarak görülmeye başlanır. Atatürkçülükle yakından uzaktan alâkası yoktur. İsmet Paşa'nın yanlış tatbikleri Türkiye'de yanlış bir Atatürkçülüğün oluşmasını sebep oldu. Mustafa Kemal Paşa'nın yaptıklarını, söylediklerini üç cilde sığdırmışlar. Gerisini dikkate almamışlar. Gazi'nin Kütahya'da yaptığı konuşma 70 sayfadan fazla; ancak Söylev ve Demeçler'de bu 6 sayfada veriliyor. Orada dine, İslamiyet'e dair bütün düşünceleri ortaya çıkıyor. Bazı gerçekler ortaya çıkınca da en çok Atatürkçü olanlar sinirleniyor. Çünkü, havada oldukları ortaya çıkıyor.

Yayımlanmayan metinlerdeki bilgiler çok mu önemli?
Özellikle İslami kesim için çok önemli. Gazi Müslümanları çok ezdi, astı-kesti deniliyor. 1950'lerde Fransa'ya ilk gittiğimde, Türkiye'de yeni yeni demokrasi havası esmeye başlamıştı. Bu tarihlerde radyolarda, 'Mevlid okutulsun mu okutulmasın mı?' diye tartışılıyordu. Laik geçinen kişiler hayır bunlar Kemalizme aykırı diyorlardı. Fransa laik olmasına rağmen o tarihlerde bütün Fransız radyolarında pazar günleri önce Katolik ayini, arkasından Protestan ayini, son olarak da Yahudi ayini veriliyordu. Bizde hâlâ bu yanlışlara düşülüyor. Mustafa Kemal 'irtica' lafını Şeyh Said'den sonra söylemeye başlıyor. İngilizler kışkırtıyor Şeyh Said ve yandaşları da 'Şeriat isteriz' diye bağırıyor. Emperyalizm ile şeriatın iç içe geçtiğini gören ve saldırıya dönüştüren bu durum karşısında Gazi mücadele etmek için irtica kelimesini kullanıyor.

Türkiye'de irtica kavramı çok daha geniş bir alana yayılarak kullanılıyor. Dindar insanlar da aynı daire içinde ele alınıp dışlanıyor. Siz Gazi'nin bu kelimeyi niçin ve nerede kullandığını söylüyorsunuz.
Gazi'de böyle bir şey yok. İstiklal Mahkemesi isyan olursa görev alır. İsyan yoksa böyle bir şey düşünülemez. Bütün bunlar İnönü'den sonra ortaya çıkan olaylar. Sadece bunlar değil. Bir noktaya dikkat çekeceğim ama üzerinde durmayacağım; Gazi sağken masonluk yasaktı ama İnönü zamanında serbesttir. İnanç bakımından düşünceleriniz farklı olabilir, kendi seçiminizi kendiniz yapma, kendi inancınıza göre hareket etme hakkı sizindir. Mustafa Kemal Paşa'nın başından beri savunduğu prensip budur. Bugün ezan sussun diyenler var. Kaynak olarak da Atatürk'ü gösteriyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? İster inan ister inanma bu bir inançtır, bin yıllık kültürdür ve saygı duymak zorunluluğu vardır.

Atatürkçülük ile bir doktrin olan Kemalizmi nasıl bir çerçevede değerlendiriyorsunuz?
Kemalizm Gazi'nin kendi yaptıklarıdır. Ancak bütün bunlar halkın kendisinde olacak. Bir doktrin olarak uygulanacak, istenilecek bir şey değildir.

Atatürkçülük bayrak gibi birleştirici bir simge fakat çoğu zaman iç çekişmelerin simgesi haline geliyor.
Ben Atatürkçülüğü kabul etmiyorum. Bu İnönü Atatürkçülüğüdür. Ben Mustafa Kemal Paşa demek istiyorum. Bir iç çekişme malzemesi yapılamaz. Herkes istediği gibi Atatürk'ü kullanamaz. Gazi'nin demokrasiye inancı sonsuzdur. Birileri onun şemsiyesi altında başkalarını ezemez, incitemez. Ben böyle bir Atatürkçülük istiyorum.

Çekişmeler istismarı doğuruyor. Hatta siz bir konuşmanızda 1960 ve 1980 darbelerini bir Atatürkçülük istismarı olarak değerlendiriyorsunuz.
Mustafa Kemal Paşa bunu bin defa söylüyor. Ordu siyasete karışmasın diyor. Gazi'yi iktidardan düşürmek için iki defa teşebbüs oluyor. Gazi onlara diyor ki, ya askerliği ya da siyaseti tercih edin. Demokrasilerde böyle bir şey olmaz.

Atatürk bir insandı, mitoloji ya da tabu değildi. Onun da aşkları, zevkleri, hastalıkları ve hataları vardı diyorsunuz, hatta bu konuda bir çalışmanız oldu. Neden böyle bir çaba içine girdiniz?
Olmayan bir adamı anlatıyorlar. Öyle biri yok. Böyle yüceltmeler olunca istismar doğuyor. Ben hep Gazi'nin insani yönlerini anlatıyorum. Latife Hanım'dan ayrıldığı zaman İsmet Paşa'ya bir mektup yazıyor ve diyor ki; onu Ankara'ya gönderiyorum, sanırım sizden ve Fevzi Paşa'dan aracı olmanızı isteyecek. Fakat ben kesin kararlıyım. Ben ona ve ailesine karşı her zaman saygılıyım. Ama öteki tarafta onu hep birtakım kadınlarla dans ederken gösteriyorlar.

Şevket Süreyya Aydemir, 'Tek Adam' isimli kitabında 'Kahraman putlaştırıldığı zaman ölür' derken, Behçet Kemal Çağlar Atatürk için mevlid yazıyor, Kemalettin Kamu ise şiirinde Çankaya'yı Kâbe'den üstün görüyor. Bu gibi yüceltmeleri nereye koyuyorsunuz?
Bizim geleneğimizde şairler yağcıdır. Bunlar da öyle abartmışlar, palavra yapmışlar. Göklere çıkarıp aslan, kaplan diyorlar. Bu hâlâ böyle devam ediyor. Çoğu inandığı için değil meşhur olmak ya da bir yerlere ait olmak için yapıyor. Bunlara hiç gerek yok. Neysen o olmalısın. Atatürk'ü hataları, yanlışlıklarıyla da kabul edeceksin.

Atatürk konusu gündeme geldiğinde tartışılan konulardan biri de 1580 Sayılı Koruma Kanunu oluyor. Örneğin Toktamış Ateş, 'Bana bıraksalar hemen kaldırırım' diyor. Sizce böyle bir kanun gerekli mi?
Demokraside böyle bir şey olmaz. Mustafa Kemal'i kanunla korumaya gerek yok. Bu nasıl bir mantık anlamıyorum. Bırakın insanlar konuşsun, yazsın, çizsin. Herkes sevmek zorunda değil. Her şey açılmalı. Kurallarla yasaklarla bunlar olmaz. Atatürkçü geçinenler, solcular, sağcılar, liberaller bir araya gelip yanlışlarını düzeltmeli. Herkes kendisine göre yorumlayınca bir istismar ortaya çıkıyor. Belgeler, arşivler sonuna kadar açılsın, kim nedir, ne değildir bilinsin. Bütün bilgilerin olumlu olması da gerekmiyor.


Söyleşi: Haşim Söylemez- AKSİYON

ATTİLA İLHAN VE BİZİM KUŞAK (Roni Marguiles)

(Sombahar, No. 23, Mayıs-Haziran, 1994)

Attila İlhan 1982 yılında yayınlanan bir yazısında şöyle diyor. "... epeydir Türk şairlerinin önemlice bir kısmı, alafarangalık olsun diye, soyut bir şiir geliştiriyorlar. Halk buna alışmamış, alışacağı da yok. Hele bu soyut şiir anlam ve çağrışım yükü sıfıra yakın uydurma kelimelerle yazıldı mı, okura takılabilecek hiçbir kancası olmuyor". (1)

Attila İlhan'ın ifade ettiği anafikre tümüyle katılıyorum. Ancak, iki noktada yanılıyor bence. Bunlardan birincisine aşağıda değineceğim. İkincisi şu: Sorun sadece "anlam ve çağrışım yükü sıfıra yakın kelimeler" değil, tümüyle anlamsız koca koca şiirler. Belki de Attila İlhan'ın 1982'de gözlemlediği anlamsız kelimeler 1990'lara geldiğimizde büyüyüp anlamsız şiirler oldular. Ne başı, ne sonu olan; hiçbir şey anlatmayan, hiçbir şey söylemeyen, ayakları hiçbir yere basmayan şiirler haline geldiler.

Günümüzün çoğu şiirinin anlamsızlığının en güzel kanıtı şu olsa gerek: Dergilerde karşımıza çıkan şiirlerden herhangi birinin iki dizesini alıp yerlerini değiştirelim - hiçbir şey farketmeyecek. Son dörtlüğü başa alalım - yine fark yok. Çoğu zaman, böylesi şiirlerin bir dizesini alıp kelimeleri tesadüfi bir şekilde yeniden sıralarsak, yine hiçbir şey farketmiyor.

Örnek vermeme bilmem gerek var mı? "Asılmış Dul Çiçekleri" adlı bir şiirden:

"hayatını ıslak mendillere koymadan gezdiren sorulmuş deli
sorar ve kanla karşılamaktan bilinir tüm inceliği
- abi ölüm beyaz olmasına beyaz da
kimle söyleşir bu dulların tenha kalpleri"


"Virgo Dance" adlı bir şiirden:

"Düşer çığ, kumdan Kleopatra
Bir ebrunun titrek hayalinden
Dalgın / havuzda bakarken balıklara
Kar atlası neresindeydim zamanın?"


"La Paix" adlı bir şiirden:

"Saçaktır yosunları iki su
bıçkın ustura edası sallanıyor havada
gölgeleri loş ikindi vakti pencereler sarı

kelimeleri eziyor düşünde elektroşok sesleri
yüreğini çamaşır ipine germiş uyuyor bir deli"


"Shakespeare'nin Bir Ağustos Gecesi Kabusu..." adlı bir şiirden:

"şimdi sensiz bir sessizlikte bir o org bir de bu morg
üsküdar'a gider iken özlem ölür satırlarda
görüyor musun şu balıkçıl sandallarda
bir tanıdık yüz taşımakta artık
yazı yaşatan satranç tahtaları"

"Bahçeye Hayalden Girilir" adlı bir şiirden:

Susar kalır sarışın tay! Su gibi bir ten arar
Su suretimiz bizim.
Ah, sokaklar da ağlar. Gölgenin oyununa
gelelim, neşeli bir
ıslıkla o bildik bahçemize kaçalım. Canı
yanmasın diye aşkın,
buhar olup göğe çıkalım. Kalbi sürçerek,
yalnızca kalbiyle
yaşayan eski hayal çocuklarıyız... terkedildik ahşap bir
cümleden..."

Her şiirin bir bütün olması gerektiğine göre, yukarıda uyguladığım yöntem, yani şiirin içinden bir bölüm çekip almak, geçersiz olmalı aslında. Ne var ki, bu özel durumlarda, yöntem geçersiz değil. Vurgulamaya çalıştığım sorun zaten tam da bu: Alıntıladığım bölümler tek başlarına anlamsız oldukları gibi, parçası oldukları şiirin içinde de anlamsızlar.

Kısacası, şiir bir bütün değil. Şairin şu veya bu nedenle hoşuna giden kelimelerin yanyana sıralanması, şairin ilginç veya güzel bulduğu imgelerin peşpeşe dizilmesi, şairin kıvrak zekasını hepimize kanıtlamak üzere kelime oyunlarının altalta yazılması.

Attila İlhan'ın yanıldığını sandığım diğer nokta "alafrangalık" ile ilgili. Kanımca, günümüz Türk şairinin anlam ve çağrışım yükünün sıfır olmasının nedeni şairlerin alafrangalık merakı değil.

Şairler arasında, bilinçli veya bilinçsiz, şöyle bir anlayış yaygın bugün: "Türkiye'de zaten şiir okunmaz. Biz yazar, biz okuruz. Yazdıklarımızı kalabalık bir okuyucu kitlesi okumayacağına göre, anlaşılmak önemli değildir". Dahası, bazı şairlerce bu durum öylesine benimsenmiştir ki, az satılıp az okunur olmak olumlu bir durum olarak görülmektedir. Sonuç olarak ortaya çıkan kısır döngüden alabildiğine memnundur bazılarımız: Kimse okumadığına göre iyice 'uçuk' şiirler yazılabilir; şiirler uçuklaştıkça okur sayısı doğal olarak daha da düşer. Şiirler tam birer muamma haline gelip okuyucu sayısı düştükçe, bazı şairler şiirlerinin ne kadar felsefi, derin ve erişilmez güzellikte olduğunu düşünür mü bilmem.

Bu uçuk anlamsızlık, üstelik şiirlerin de dışına taşıyor. Tek bir örnek yeter. Varlık dergisinde bir şair bir diğeriyle söyleşi yapıyor, sorduğu soruların bazıları şöyle:

"Bu sarışın çocuk Akdeniz kokulu. Şeffaf ama defolu değil. Soruların yalnız kendin için değil, kelebeklere, leylaklara, akşamlara takla attırıyor... Bu kitabında da oda, anı, yine çocuk, anne, balkon ve ayna var. "Aşktan yeni çıkmış bir intihar annesizdir" diyorsun. Bu kitapta aşk tutulması bir cehennem gizli. Akide şekeri tadındaki sorumu sen bul artık!.. Sahi bu kuşak kendi kanını emen kara kuşak mı? Bağışla, kromozomların da konuşabilir." (Meraklısı için söyleyeyim, kendisiyle söyleşi yapılan şair bu sorulara cevaben "Kardeşim, sen delirdin mi?" demiyor; sorulara ciddi ciddi cevap veriyor).

Bu kuşak "kendi kanını emen kara kuşak mı", bilemem, ama tüm şiir, dergi ve kitap okuyucularıyla dalga geçen, kendini müthiş zeki zanneden bir yaramaz çocuklar kuşağı olduğu kuşkusuz. Dalga geçen, çünkü söyleyecek ciddi hiçbir şeyi olmayan bir kuşak. Bu kuşağın şairleri, şiirlerine bakılırsa, içinde yaşadığımız dünya hakkında, Türkiye hakkında, insanlığın sorunları ve sevinçleri hakkında hiçbir görüşe sahip değil.

Denebilir ki, şiir böylesi görüşlerin ifade edileceği alan değildir; şiir güzel söz, ses ve imge sanatıdır, fikirlerle ilişkisi yoktur. Günümüz şairlerinin önemli çoğunluğunun böyle düşündüğünün farkındayım (farkında olmamak mümkün mü!).

Kanımca, bu anlayış zaten söyleyecek bir şeyi olmayanların şiire ettikleri bir hakarettir. Dediğim gibi, bütün bunların alafrangalık merakından kaynaklandığını sanmıyorum. Dünyada ve özelikle de Türkiye'de esen egemen rüzgarlardan kaynaklanıyor. Bir yandan, stalinizmin çöküşünün "sosyalizmin ölümü" olarak ilan edilmesi, insanlığın geleceğinin yüzyıllar sürecek bir liberal piyasa kapitalizminden ibaret olacağının yaygın kabul görmesi ve başka türlü bir dünya düşlemenin "modası geçmiş" bir hale gelmesiyle, her tür toplumsal/eleştirel düşünce ve eylem artık abes ve hatta yanlış olarak görülüyor. Öte yandan ve buna bağlı olarak, moda olan düşünce akımları, en başta postmodernizm olmak üzere, dünyanın bir bütün olarak teorize edilemez ve anlaşılamaz olduğunu savunan akımlar; bütünlüklü dünya görüşlerinin (yani Hegelci ve Marksist görüşlerin) artık geçersiz olduğunu iddia eden akımlar.

Bu rüzgarlar bütün dünyada esiyor. Türkiye'de ise ne kadar şiddetle estiklerini uzun boylu anlatmaya gerek yok herhalde. Sıcak bir sınıf mücadelesinin, yaygın bir radikalizasyonun yaşandığı 1970'lerin üzerine 10 yıl içinde 'yükselen değerler'e ulaştık.

Yukarda eleştirdiğim şairler postmodernist olmayabilirler, piyasa mekanizmasına ve yükselen değerlere inanmıyor olabilirler. Ancak, bu ortamın şairleri oldukları kuşkusuz. Görüşsüzlükleri, yaramaz zekaları, toplumsal vurdumduymazlıkları ve dolayısıyla anlamsız şiirleri bu ortamdan kaynaklanıyor.

Sanılmasın ki içinde İngiliz anahtarları, nasırlı eller ve indirilen şalterlerden söz edilen şiirler arıyorum. Hayır, insanları ilgilendiren herşey şiire konu olabilir; ölümlülük, sonsuz veya ümitsiz aşk, dostluk, fedakarlık veya ihanet, özlem veya kavuşma, bütün bunlar "bireysel" konular olabilir, ama bütün insanların paylaştıkları bireysel konulardır. Konusuz şiir ise şairi dışında kimsenin paylaşmadığı bir şiirdir, kimseyi ilgilendirmez.

Bu yazıyı küçük İskender'in Gösteri dergisinde (2) Attila İlhan'ın son şiir kitabı (3) hakkında yazdıklarını okuyunca yazmaya başladım. Küçük İskender, birincisi, Attila İlhan'ın bu kitapta kendisini yinelediğini anlatıyor. Buna katılıyorum. Kitapta yeni bir açılım, yeni bir yönlenme, yeni bir yaratıcılık yok. Korkunun Krallığı'nın ikinci yarısı adeta. İkincisi, Küçük İskender kitabın "Şairin Not Defteri" adlı bölümünden yer alan şiir parçalarına itiraz ediyor: "Her yazdığını şiir sanmanın posta kutusu bu! Şiir kitabı şairin çöp tenekesi değildir" diyor. Buna da katılıyorum.

Belli ki Ayrılık Sevdaya Dahil biraz yorgun, biraz tembel bir kitap. Ama düşünmeden edemedim: Nasıl oluyor da bu yorgun ve tembel kitap üç yıldır (yani Gri Divan'dan beri) en severek okuduğum kitap olabiliyor? Söylemeden de edemeyeceğim. Allah gecinden versin, Attila İlhan'ın mezarında çıkaracağı sesler bile herhalde benim kuşağımın yazdığı şiirlerden daha anlamlı, daha bütünlüklü, daha ilginç ve insanlarla daha ilgili olacaktır da ondan.


Roni MARGUILES


Dipnotlar:(1) Attila İlhan, Hangi Edebiyat (Bilgi Yayınevi, 1993), s. 227.
(2) "Şiirlideğnek", Gösteri (Aralık, 1993), s. 46-48.
(3) Attila İlhan, Ayrılık Sevdaya Dahil (Bilgi Yayınevi, 1993).

Attila İlhan ile Söyleşi

Bugün yaşadığımız çağı nasıl tanımlıyorsunuz? Neo-liberalizm olarak parlatılan değerlerin ve post-modernizmin insanlığa sunduğu vizyon nedir?

Benim bütün meselelere bakışım evrenseldir. Ben meselelere dar çerçevede bakmam. En geniş tâbirle söyleyeyim size; 21. yüzyılın başında yeryüzü Batı’nın yavaş yavaş indifaka gittiğini görüyor. Batı medeniyeti, ki keşiflerde başladı, II. Cihan Harbi’ne kadar dünyaya hâkimdi, yavaş yavaş bu hâkimiyetini kaybediyor. O hâkimiyeti, o medeniyet öncülüğünü de Doğu’dan almıştı. Çünkü daha evvel ondan şanlı şöhretli, güçlü ve zengin olan Doğu’ydu. Batı’ya intikal ettirdiler onlar: sonra Batılılar özellikle Uzakdoğu gemiciliğini ustaca başardıkları ve ateşli silâhları geliştirdikleri için yeryüzüne hâkim olma yoluna gittiler ve ramak kaldı, az daha oluyorlardı, ama Sovyetler İhtilâli ve Türkiye İhtilâli oldu ve bu iki gelişme onları karmakarışık yaptı. Arkadan Hitler çıktı ve Cihan Harbi’ne girmek zorunda kaldılar.Şimdi bu, Batı medeniyetinin gerisindeki liberalleri korkuya düşürdü. Bunu hissediyorlar. Çünkü son 50 senedir Batı’da ortaya çıkmış dünya tarafından benimsenecek ne bir şair var, ne bir romancı var, ne bir müzisyen var, ne bir mucit var. Sâdece bilgisayar üzerinde oyunlar oynuyorlar ve bunları dünyaya yutturmaya çalışıyorlar. 19. asır deyince Fransa’da dünya çapında 5 tane adam sayabilirim. Hâlbuki şimdi sayamam. Bugünkü Fransa’da kim var desen şüpheli. Onanlar da Fransız sömürgelerinden gelmiş, Fransızlaşmış Araplar falan…İngiltere’de de durum aynı, Amerika’da da…Meseleye geniş baktığımız takdirde dünyanın kaderinde bir değişme var. Dünyaya zaman zaman bu taraf, zaman zaman o taraf hâkim oluyor. Batı artık hâkimiyetini barışçı yollardan koruyamayacak hâlde. Tam vaziyete hâkim olduğunu sanıyor, olmuyor; bir şey çıkıyor, ondan sonra işler yine karışıyor. Tabiî kapitalist diyalektiğin bize öğrettiği bir şey var; Batı dediğiniz zaman yekpâre bir şeyden bahsetmek mümkün değil. Yekpâre olmadığı için kendi içlerinde de bunlar hırgür hâlindeler; sen hâkim olacaksın ben hâkim olacağım dâvâsındalar. Bu da işlerini büsbütün zorlaştırıyor. Hâl böyle olunca, dünyanın bugünkü durumu ve meseleler hakkında karar verebilmek için önce ülkenin ve o ülke içinde kendinin nerede olduğunu görmen lâzım. Ben neredeyim?Türkiye’de şu garip durum yaşanıyor: Türkiye en büyük Doğu imparatorluklarından birisi idi. Türkler, Tuna’dan tut Sarı Nehir’e kadar konuşarak gidebilirsin, bu kadar yaygın bir kavim. Sen bunun çocuğusun. Son Türk devleti batmak üzereyken, Batı’ya şamarı indirip yeniden bir devlet çıkartan Türk’sün sen. Şimdi dünyada 6 tane Türk devleti var. Böyle bir durumda sen hangi tarafta yer alacaksın? Bu çok net görünüyor; senin tarafın Doğu. Sen Doğu’dan gelmişsin, Doğu’da güç olmuşsun, tâ Viyana’ya gitmişsin. Sen bu çerçeve içinde gelişmiş ve bir yere gelmişsin.Batı 20. yüzyılın ortalarına doğru keşfettiği bir sistemle seni ileri sömürge hâline getirmiş. Bu bizde de var, İran’da da var, birçok yerde uygulanmış.Bunun için öyle bir aydın sınıfı yetiştiriyor ki, o aydın sınıfı onun köpeği. O aydın sınıfını halktan ayırmış oluyor böylelikle. O aydın sınıfı halkını hor görüyor, halkını hor gördüğü için halk da onu hor görüyor ve güvenmiyor. İşte o zaman çok kritik ve çok yanlış anlaşılmış bir noktaya geliyoruz. Halk niye dine sarılıyor? İşte bundan.Kendi aydınları onlara karşı tarafı savunuyor. Halk kendi geleneğine, göreneğine, cibilliyetine sahip. Peki sığınacak neyi var? Ulusal aydın yok, halk mecburen dine sığınıyor. O zaman aydın kısım işte “Bunlar mürteci bilmem ne” diyor. Dur bakalım! Onlar mürteci olmadan evvel sen kimsin? Sen ne yapıyorsun? Bunu sormak lâzım. Ama ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal Paşa’nın ölümünden itibaren bu soruyu sormadı. Sormadığı için de Türk aydınları Türk değildir!Bahsettiğim bu aydınlar hiçbir şekilde bir Türk gibi düşünmezler, hiçbir şekilde bir Türk gibi hareket etmezler, daha da dramatiği böyle hareket edenleri kınarlar.

Bu fikre nasıl ulaştınız?
Bunu ben pat diye anlamadım. Bunu bana anlatan Paris seyahatimde tanıştığım zenciler oldu. Eski sömürgeler, ama o sıralarda zannederim kurtulmuşlardı. Şimdi Fransız Komünist Partisi’nin içerisinde bir zenci hanım tanıdım. Hekim olmak üzereydi, o zamanın şartları içerisinde beni çok şaşırtan bir hâli vardı. Paris’in göbeğinde kafasını kazıyarak dolaşırdı ve her sabah kazırdı o kafayı. Dallı güllü acayip entariler giyerdi. Ve mısır sapından yapılmış bir pipo içerdi, memleketinin piposu. Sonra tanıştık. Komünist, ama Fransa’ya düşman. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşmıştım. Komünistler enternasyonalist olurlar, böyle bir şey olur mu? Hayır düşman… “Niye?” diye sorduğum zaman şu cevabı verdi: “Bizim okuduğumuz tarih kitaplarından biz nasıl öğreniriz biliyor musunuz tarihi? Ecdâdımız olan Galyalılar uzun boylu, mavi gözlü adamlardı.” Siz olsanız ne yapardınız? O zaman birdenbire uyandım: Bunların memleketlerinde halka hakâret eden, onu aşağılayan ve hor gören birtakım aydınlar var. Bizdeki aydınlarda onlara benziyordu. Hâlbuki biz kurtuluş savaşı yapmış ve onları yenmiştik. “Burada büyük bir yanlışlık var” dedim. Bu 1960’ların başında oldu. Demek ki ben 40 senedir bunu Türkiye’de anlatmaya çalışıyorum. Son 5 sene içinde gittikçe daha çok anlaşıldığını sanıyorum. Gittikçe daha büyük kalabalıklar anladıklarını belli ediyorlar. Ve yeni bir tür Türk aydını, yâni ulusalcı bir Türk aydını, çeşitli inanışların içinden çıkarak geliyor.

Vasıfları nedir bu ulusalcı Türk aydınlarının?
Şimdi işte bu enteresan. Zâten dizi bunun için yapıldı. (“Bir Millet Uyanıyor” üst başlıklı Attila İlhan yönetiminde çıkan kitap serilerinden bahsediyor!) Yeni bir aydın türü geliyor ve bu aydınların hareket noktası Mustafa Kemal Paşa’nın hareket noktası: Vatan. Önce düşünülmesi lâzım gelen, senin kavminin yaşamakta olduğu vatan. Bu vatanı elinde tutman lâzım; çünkü sen burada yaşıyorsun, ceddin burada yaşamış, ölülerin orada yatıyor. İkincisi sen, bu vatanın içindeki çeşitli kavimleri asırlarca sorun çıkartmadan idare etmiş bir kavimsin. Senin öyle bir kavmin var ki, rastgele bir kavim değil. Bunu bana Fransızlar çok sormuşlardır: Kaç asırdır Osmanlı ve kaç hanedan yönetmiştir? “Tek hanedan ve 700 sene” dediğimde şaşırıyorlar. Böyle bir şey yok dünyada. Onların ufacık imparatorlukları var, 4 tane hanedan değiştirmiş. Çin’de yine birçok hanedan değişmiş. Sen bir tek hanedanla 6-7 asır idare ediyorsun.
Doğu Ölüm Kavramını Hâlletmiştir.

Bu neden oluyor size göre?
Bu neden öyle oldu diye düşünüldüğünde iki gerçek çıkıyor ortaya. Bunu söylediğim zaman herkes şaşırıyor: Çünkü sen Asyalısın! Asyalılar’ın kendilerine mahsus yönetim özellikleri var. Batı’ya heveslendiğin zaman onları bırakıyorsun ve yanlış yapıyorsun. Cengiz Han’a bakın. Cengiz Han Moğol, ordusu ise Türk’tür. Mete Han Türk, ordusu Moğol’dur. Asya’ya baktığın zaman kavimcilik, ırkçılık yoktur. Böyle şeyler düşünülmüyor. Devlet yönetiminde mutlaka bir liderin olması lâzım. Doğu’da böyle önemli lideri olmayan bütün kavimler batmıştır. Karizmatik lider olması lâzımdır. Öyle biri olacak ki, o halkın bütünü tarafından bir bileşke sayılacak. İkincisi, Doğu kavimlerinde -Asya kavimleri demek daha doğru- din, dil, ırk meselesi yoktur. Asya kavimleri arasında din, dil, ırk kavgası yaşanmamıştır; hatta Ruslar’la bizim aramızda yok. Eğer olsaydı bu kadar sene Rusya’da bu kadar Türk oturur muydu? Bizde de yok. Bu kadar sene Araplar’la yaşamışız hiç gık demeden… İngilizler Araplar’ı dürtüklemeseydi yine demezlerdi. Şimdi de arıyorlar bizim zamanımızı. Yâni Doğu ve Asya kavimlerinden olduğun zaman büyük avantajın oluyor. Çok tuhaf bir şey söyleyeceğim ama gerçek: Doğu ölüm kavramını hâlletmiştir. Batı bunu hâlledememiştir. Doğu, 3 bin yıldan beri dünyanın hakikatinin ölüm olduğunu bilir. Dünyada başka hakikat yoktur: ölürsün! Batı hâlen ölümden nasıl kurtulacağım diye uğraşıyor. Kurtulamaz! Bir Batılı ile konuşuyorduk, işte “Eninde sonunda çare bulacağız ve kimse ölmeyecek” dedi. “Peki nasıl besleyeceksin o kadar insanı?” dedim. “Onu hiç düşünmedik” dedi. “Canım işte uzaya gideriz” falan lafları etti, sonra durdu ve “Bazıları öldürülür!” dedi. Hayâl kuruyorlar. Hâlbuki Doğu bunu binlerce yıl önce keşfetmiştir. Ahmet Gazalî bunu bizde söylemiştir. Biz buna inanırız. Onun için Doğulular Batı ile hır çıktığı zaman rahatlıkla ölürler. Onların ödü patlar, ölmezler ve o yüzden de iş Irak’takine döner. Her defasında böyle olmuştur. ABD’nin bütün işi, nasıl 500-600 metreden ve hiç görünmeden adam öldürürüz, bunu düşünüyorlar. Ölümden ödü patlıyor onların. Ben bunu şöyle kullanıyorum: Bizim ve bütün Avrasyalılar’ın ölebilme kâbiliyeti var, onların yok!


(2023 Dergisi)

SULTAN-I YEGÂH


şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
nemli yumuşaklığı tende denizden gelen âhın
gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın


Attila İLHAN

DUVAR

- bu şiir ikinci dünya savaşı içinde
kahredilen bütün dünya duvarları
için yazılmıştır.-


ben bir duvarım hiç güneş görmedim
sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar
yüzümüz benek benek tahta kurusundan
ve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar
- kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim
- sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan
- dilim dilim sırtımdaki yaralar
ben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedim
biz de duvarız dinliyen duyan düşünen duvarlar
bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk
ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar

yüzündeki deniz parlaklığıyla durur hatıramızda
o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk
o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda
bir cumartesi akşamı girdi kapımızdan
gözlerinde kıpkızıl diken diken öfkesi
adeta birden bire aydınlandı zindan
onu böyle görünce nasıl da korkmuştuk
sapından fırlamış bir balta gibi çehresi
ve omuzlarında delikanlı gölgesi

o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda
o sırt üstü yatağında yatardı
sımsıcak gözleri şimdi bile aklımdadır
bir sana bakardı bir bana bakardı
dışarda tabiat mevsimin en çıngıraklı ayındadır
toprak ana bütün zincirlerinden çözülmüş
sabahlar akşam üstleri manolya gibi parlak
tarlaların yüzü gülmüş
işte her akşam geçtiği denize çıkan sokak
ah işte annesi annesi sevgilisi

işte biz dinliyen duyan düşünen duvarlar
işte o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk

dışarda tabiat mevsimin en çıngıraklı ayındadır
bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk
o bir kaç defa kartal gibi gitti kartal gibi döndü
çığlıklarını değil kırbaç sesini duyduk
biz duvarız neyleyim gözlerimiz ağlamayı bilmez
onu bir gece sabaha karşı büsbütün götürdüler
kendi gitti ismi kaldı yadigâr bağrımızda
o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda

ya biz idam duvarıyız karşımızda çok insan öldürdüler
onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık
temelimiz kanla beslendi ama nedense uzamadık
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yara değil
getirirler vururlar biz öyle dururuz
yağmurlar gözyaşı bulutlar mendil
elimizden ne geldi de yapmadık
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz

onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık
bir mayıs sabahı toprak rezil gök rezil
yıldızlar küfür gibi yüzümüze tükürür gibi
şafak sancılarıyla iki büklümdü ufuk
ve simsiyah çamur gibi bir manga ortasında
siyaset meydanına geldi dev yumruklu çocuk
bulutlar eğilip alnının terini sildiler
ve mermiler birdenbire ölümü getirdiler

o düştü biz yine ayakta kaldık
halbuki ne kadar yorgunuz
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yaralar değil
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz


Attila İLHAN

MUSTAFA KEMAL

dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa'm mustafa kemal'im

diz dövdüm
gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna
sakarya'nın suları nâmın söyleşir
hemşehrim sakarya öksüz sakarya
ankara'dan uçan kuşlar
kemal'im der günler günü çağrışır
kahrolur bulutlara karışır
gök bulut yaşmak bulut
uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
mustafa'm mustafa kemal'im

nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
şol yüzünde güneş südü sıcaklık
ellerinden öperim mustafa kemal
senin dalın yaprağın biz senin fidanların
biz bunları yapmadık
sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
hani bir vakitler kubilay'ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
mustafa'm mustafa kemal'im

karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor
dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru
yattığı yer nur olsun mustafa kemal
ben ölümden korkmam diyor
korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
değirmen döndü dolandı yıllar oldu
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını
günahı vebali öğretenin boynuna
erdirip oldurana ana avrat sövmesini
yüreğim kırıldı kanım kurudu
var git karadeniz var git başımdan
mızıka çalındı düğün mü sandın
bir yol koyup gideni gelir mi sandın
mustafa'm mustafa kemal'im

ankara'nın taşına bak
tut ki baktım uzar gider efkârım
çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
gözlerimin yaşına bak
ankara kalesi'nde rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır
yaşın yaşın mezarını aranır
şu dünyanın işine bak
mustafa'm mustafa kemal'im


Attila İLHAN

CİNAYET SAATİ

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı
maktulün onbeş yıllık arkadaşı
üçü kamarot öteki aşçıbaşı
dört bıçak çekip vurdular dört kişi

cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü
vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
hiç biriniz orada yoktunuz

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
on üç damla gözyaşını saydım
allahına kitabına sövüp saydım
şafak nabız gibi atıyordu
sarhoştum kasımpaşa'daydım
hiç biriniz orada yoktunuz

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
polis kaatilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa'daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım


Attila İLHAN

RÜZGÂR GÜLÜ

önümden çekilirsen istanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim
sisler utanacak eğilecek
ağzının ucundan öpeceğim
saçına kalbimi takacağım
avcunda bir şiir büyüyecek
nerede olduğumu bileceğim

bu çıplak geceler yok mu
bu plak böyle ağlamıyor mu
camları kırmak işten değil
delirecek miyim neyim
kirpiklerimden mısra dökülüyor
kenya'da simsiyah yalnızım
yoksul bir şilepte gemiciyim
malezya'da yük bekliyorum
önümden çekilirsen istanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim

gözlerini söndürme muhtacım
ben senin aydınlığına muhtacım
yepyeni bir ilkbahar harcayıp
bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp
rüzgâr gülünü arayacağım
oran'da pernanbouc'ta tombuktu'da
vinçler yine akşamları indirecekler
yine karanlığa bulaşacağım
gözlerin rüzgârda savrulacak

ikimiz iki sap buğday olsak
sen benim olsan ben senin olsam
bir gece vakti aklına gelsem
uykunu tutsam bırakmasam
seni kucaklasam kucaklasam
birbirimizin kalbini dinlesek
dünyanın kalbini dinlesek
büyük ateşler yaksalar
iki güvercin uçursalar
nerede olduğumuzu bilsek


Attila İLHAN

PİA

ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın
ölsem eksiksiz ölürdüm

Attila İLHAN

AN GELİR

an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür

şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür

an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış

an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür

son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları

evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür

görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür

-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür


Attila İLHAN

TUTUKLUNUN GÜNLÜĞÜ'NDEN

/ salı gecesi /

kara bir balta buldu akşam vuracak noktayı
hücreler doldu bir ıslık en yakın maçka tramvayı
kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzâm şarkıyı
kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı
insan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı
daktilolar camları bulutlu sorgu odalarında
didiklemez mi özgürlüğünü sansaryan hanı'nda
küflenir suyun bir bakır çalığı birikir ağzında
kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da
bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı
gönlünde büyüttüğün o müthiş ünlem içindir ki
seni kapattıkları öyle rezil o kadar çirkindir ki
çıplak bir lâmba mısın dört duvar içindeki
ne lâmbası/söndürülen bütün ilk gençliğindir ki
gözlerin zehirlense de suç sayarsın ağlamayı
görülmez dev böceklerdir sanki büyülü duyargalar
uçaksavar ışıldakları gökyüzünde bir yanlış arar
tophane rıhtımı'nda acı acı gemiler kalkar
hücreleri akşam olur haydut öfkeleri kaplar
ezerim sanırsın vurursan tek bir yumrukta dünyayı

tutanak 2

elektrik elletirler kıvılcım yalatırlar
tuzruhu damlatırlar kulak boşluğuna
çekip alınlar kerpetenle tırnaklarını
öğrenmek istedikleri aslında bildikleridir
geceleri rüyalarına girip uykularını kaçıran
insanın insanı soyduğu derisini yüzdüğü

duruşma arası

( o varsa kırılır buzlu camları kışın
anlamı yoğunlaşır anlamsız bir yaşayışın
gerçi farkındayız adı belirsiz bir yanlışın
acaba ben çok mu esmerim o çok mu sarışın
yansımaz oldu aydınlığı yüzüme haftalardır
yazdıklarında bile gizli bir uzaklık vardır
eylem bir dağıldı mı bütün boğazlar daralır
ben başka bir erkek olurum o başka bir kadın)

gereği düşünüldü

mahcup yaseminler son balkonların süsü
özgürlük özlemleridir genişletir gönlümüzü
savcılar ağır sürgünlerden yankılansa da
bir yer gelir ki artık ne savunma içgüdüsü
ne heyecandır kalır ne de yürek üzüntüsü
yalnız bir daktilo çıplak bir masada
toplumcularız karakollarda açtık gözümüzü
verirse halklar verir tarihte hükmümüzü
gizle de yargılansak 3.ağırceza'da

Attila İLHAN

ADIM SONBAHAR

nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar


Attila İLHAN

ELDE VAR HÜZÜN

söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylerdi mercan köz nargileler
zamanlar değişti
ayrılık girdi araya
hicrana düştük bugün
ah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün
o şehrâyin fakat çıkar mı akıldan
çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
sırılsıklam âşık incesaz
kadehlerin mehtaba kaldırılması
adeta düğün
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün

Attila İLHAN

SİSLER BULVARI

elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk
**********************
sisler bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk
*************************
sisler bulvarı'nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarıda bulutlar yürüyordu
terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı'da bir tren vardı
**********************
sisler bulvarı'nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!
**************************
sisler bulvarı'ndan geçtim sırılsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarabda kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı
**************************
bir gemi beni afrika'ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka'da bir gün kalacağım
sisler bulvarını hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos'tan bir satır yağmur'dan iki
senin kirpiklerinden bir satır
simsiyah bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapur uğuldayacak
*************************
sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu
**********************
eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlayamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı
**********************
sisler bulvarı'ndan geçmediğim gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray'da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum


Attila İLHAN

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.
Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila İLHAN

YAĞMUR KAÇAĞI

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni
geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

Attila İLHAN

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ

gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım


ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım


akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım






Attila İLHAN

YAŞAM ÖYKÜSÜ


15 Haziran 1925 tarihinde Menemen (İzmir)' de doğdu. İzmir'de Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu' ve Karşıyaka Ortaokulu'nu bitirdi. İzmir Atatürk Lisesi'nde öğrenci iken, Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesine aykırı davranma savıyla tutuklandı, okulundan uzaklaştırıldı. Danıştay kararı ile yeniden öğrenim hakkı kazanarak İstanbul Işık Lisesi'ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı yüksek öğrenimini yarıda bırakarak 1949-1965 arasında aralıklı olarak altı yıl Paris'te yaşamını sürdürdü. Dönüşünde gazetecilik, yayın yönetmenliği, yayın danışmanlığı, yazarlıkla yaşamını kazandı.
Yeni Edebiyat, Yücel, Genç Nesil, Fikirler, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikâyeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı dergilerinde şiirleri yayınlandı. Garip ve İkinci Yeni şiirine karşıydı. Mavi dergisinde Maviciler diye bilinen toplumsal gerçekçilik akımının sözcüsü oldu. Şiiri başlangıçta Nâzım Hikmet ve halk şiirinin biçimsel özelliklerinden etkiler taşıyordu. Zamanla taşkın, çarpıcı, belleklerde kolay yer eden imgelerle örülü, toplumsallaşmış bireyi temel alan, kimi zaman öykülemeye dayalı, divan şiiri olanaklarından da yararlanmayı bilen, duyarlılığı yüksek bir nitelik kazandı. Türkiye’de yapılan hemen her tartışmada adı geçti, edebiyat ve sinema alanında pek çok yeniliğin ilk uygulayıcısı o oldu. TRT’deki ‘Attilá İlhan’la Sohbetler’ programı, en uzun süren program unvanını kazandı. Yazdığı yazılarla pek çoklarını kızdırdı ve polemikleriyle de unutulmaz izler bıraktı.

Türk edebiyatında şiirleri en çok dillerde dolaşan şairlerden biri olan Attilá İlhan 11,Ekim, 2005 tarihinde, 80 yaşında öldü.
‘An gelir attilá ilhan ölür’